Kabe’de Hacılara Hu der Allah..

İlahiler ‘Hacılara hû der Allah’ diye dursun; adliye koridorları, miras kavgaları ve fahiş kira kontratları, o ‘hû’ sesinin nasıl bir ‘ah’ sesine dönüştüğünün sessiz tanıklarıdır.

Son günlerde toplumun hemen hemen her kesiminin diline dolanan ve sevilen bir ilahi. Söyleyen kişinin samimiyeti, sosyal mecralarda bununla ilgili güzel videoları ve ilahinin kendi melodisi ve sözlerinin bu başarısına diyecek laf yok. Ancak bu ilahinin okullarda zil sesi olacak kadar politize olması, ülkemizde güzel şeylerin ne kadar çabuk suyunun sıkıldığını da gösteriyor. İlahiyi söyleyen kişinin, bu ilahiyle para kazanması ve fenomen olarak dükkan açılışlarında kullanması üzerinden dindar kesimlerce eleştirilmesine bir şey söyleyecek haddim yok çünkü dini bir otorite değilim. İlahinin makyaj videolarından tutun Dubai’de havuza girerken çekilen videolarda kullanılmasına yapılan eleştirilere ise algoritmaların bir dini hassasiyeti olmadığını, ilahi tutukça videolarda kullanılmasının arttığı videolarda kullanıldıkça da daha çok tuttuğu bir çağda olduğumuzu hatırlatmakta fayda görüyorum. Benim Celal Karatüre ve söylediği ilahiye bir eleştirim yok. Bundan para kazanması, fenomen olmasını da tebrik ediyorum. Başarılar diliyorum. Gazete haberlerinden derlediğim bazı haberlerden yola çıkarak şunu sormak istiyorum:

*2001 yılında Konya’da miras yüzünden kardeşini katleden Hacıya da,

*2019 yılında Ankara’da kız kardeşlerine miras vermemek için sahte imza atan Hacı kardeşlere de,

*2023 yılında İstanbul Beşiktaş’ta  kiraya üç  kat zam yaparak öğrencilerin barınma zorunluluğunu suiistimal eden, bu artışı kabul etmeyen öğrencilere “evde namaz kılınmıyor” gibi yaşam tarzı dayatması ile icra başlatan hacıya da,

*2018 yılında Bursa ‘da çocuk taciz ettiği kameralara yansıyan Hacı komşuya da,

*2021 yılında Erzurum’da 14 çocuğa istismar ve işkence yapan Hacı Müdüre de,

*2018 yılında #MosqueMeToo hareketi ile hac esnasında tacize uğrayan kadınların ifşaladığı Hacılara da

Hu der mi Allah?

EL-ADL, islam inancına göre mutlak adalet manasında Allah’ın sıfatlarından biri. Ben, kendi kardeşini mirastan mahrum bırakmak için hile yapan, ev tutmak zorunda kalan öğrencilere nasılsa 3 kişiler deyip üç kat fiyat veren, taciz ve istismar gibi günahlara bulaşan kimseye -hacı olsun olmasın- Rabbimin hu demeyeceğine olan inancımı koruyorum.

 “Not: Bu yazıdaki vakalar, belirtilen yıllarda ulusal basına yansımış haberlerden derlenmiştir.”

Bahar Ş.

Kütüphane Raflarından Tecrit Hücresine: Ulrike Meinhof’un Anatomisi

Sorgulayan Bakışlar, Susturulan Manşetler: Ulrike Meinhof’un kütüphane rafları arasında başlayan, tecrit hücresinde son bulan hikayesinin anatomisi.

Başlangıçta sol gruplarca pasifist bulunan ve bu nedenle dışlanan bir kızdı Ulrike Marie Meinhof.  7 Ekim 1934 Almanya-Oldenburg doğumlu Ulrike’nin, 68 kuşağının en önemli isimlerinden birine dönüşme süreci, gazetecilikten militanlığa geçişi ve bir terörist olarak intiharı (!) nı bildiğinizi düşünüyorum. Bilmiyorsanız da geçen 50 sene boyunca bazı şeylerin hiç değişmediğini, bu hikayelerin hemen hemen her coğrafyada başka isimler üzerinden deneyimlediğinizi, okuduğunuzu biliyorum. Bu yazı bir şiddet övme yazısı değil; bir insanın şiddete bakış açısının zaman içerisinde ne denli radikalleştiğinin Ulrike ve başına gelenler üzerinden anlama çabası sonucunda ortaya çıkmıştır.

Ulrike’nin polis şiddeti ile tanışması Benno Ohnesorg’un 2 Haziran öğrenci protestoları sırasında başından vurularak ölmesi ile başlıyor. İran Şahı Rıza Pehlevi ve eşi Farah Diba’nın Almanya ziyareti bir grup öğrenci tarafından protesto ediliyor. Protesto, ben buna karşıyım bunu doğru bulmuyorum demektir. Hatta Ulrike’nin tabiri ile “Protesto, “bu beni mutlu etmiyor dediğim” zamandır.” Bu protestolar sırasında Şah’ın beraberinde getirdiği SAVAK ajanlarının öğrencileri dövmesine Alman polisi engel olmuyor. Engel olmadığı gibi, dar sokaklara kaçan hazırlıksız öğrencilere tazyikli su ve coplarla müdahale ediyor. Bu sırada Benno, daha sonra Stasi casusu olduğu ortaya çıkan polis Karl-Heinz Kurras tarafından başından vurularak öldürülüyor. İlk çocuklarına hamile olan eşi, bir daha Benno’yu göremiyor. Çocuğu babasını hiç tanıyamıyor. Peki neden? Benno ne için öldürülüyor? Gencecik bir öğrencinin, dünyanın bir başka coğrafyasında açlık, hastalık ve yoksullukla mücadele eden hiç tanımadığı yüzbinlerce insan için ses çıkardığından mı öldürülüyor? Şah ve eşinin sahte ve şımarık açıklamalarının doğru olmadığını bildiği için mi öldürülüyor? Kendi çocuğunu kucağına almadan ölmesinin nedeni İran’da o dönem her iki çocuktan birinin hastalık ve yoksulluktan ölmesini kendine dert etmesi mi?  Siz, Benno’nun ölümünün sebeplerini düşünürken, ben Ulrike ile devam edeyim. Çünkü Ulrike, bunu cesaretle yazabilen bir gazeteci. Konkret Haziran 1967 sayısında Farah Diba’ya açık Mektup yazısı ile, bu soruları muhattabına soruyor. [1]Farah Diba’ya Açık Mektup

Benno’nun ölümü sonrası 1961’de evlendiği Klaus Rainer Röhl‘den, 1968 yılında boşanarak, daha radikal sol gruplara katılıyor.  ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı ciddi protestolarda yer alıyor. Bu protestolar elbette Alman merkez medyası tarafından desteklenmiyor. Hatta Springer Medyası, Ulrike’nin yakın arkadaşı olan SDS(Alman Sosyalist Öğrenciler) lideri Rudi Dutschke’yi hedef gösteren, kışkırtıcı  haberler yapıyor. Rudi’nin 11 Nisan 1968’de suikaste uğramasından iki ay önce sağcı Bild gazetesi, “ Tüm pis işler polise ve onun su fışkırtıcılarına bırakılamaz “ diye bir manşet atıyor. Rudi’nin bu suikast sonrası toparlanması yıllar alıyor ve esasen bu yaralanmaya bağlı geçirdiği sara nöbetlerinden biri sonucu 1979’da ölüyor.

Andreas Baader’in de aralarında olduğu AVM kundaklaması (maddi hasarlı bir eylem) eylemi sonrası hala militan statüsünde olan Ulrike, Konkret  dergisinde RAF’ın[2] eylemlerine yönelik sempatizan yazılar yazarken; 1968’de Rudi’ye olanlar, O’nu teröristliğe terfi ettiriyor. Terör ve şiddetin elbette karşısındayım, bunu güzelleyecek değilim. Terörü her nerede olursa olsun lanetliyorum. Lakin şunu anlayamıyorum. Koskoca Alman devleti ve devlet aygıtları, kundaklama gibi eylemlere geçmeden önce bu gençlerin protestolarını neden engelliyor? Bugün de dünyada birçok ülkede, birçok barışçıl protestoda görebiliriz bu durumu. Bir şeye karşı olan insanlar devletler için neden düşman olarak algılanıyor? Bu insanlara şiddetli ve kötü muamelenin onları radikalleştirdiğini neden görmüyor devletler? Medyanın halkı kışkırtması ve kriminalize etmesine neden müsaade ediyorlar? Ulrike, bu soruları sorup, protesto eylemlerinin  ve yazdığı cesur yazıların bir etkisi olmadığına kanaat getiriyor ve 1970’de  Andreas Baader’in kaçırılması eylemine karışıyor. Bu eylemde çıkan çatışma nedeniyle bir kişi ölüyor ve Ulrike 8 yıl hapis cezasına mahkum ediliyor. Bu ceza nedeniyle de çok uzun sürmeyecek iki yıllık kaçak hayatı başlıyor. 1972’de yakalanıyor. Stuttgart Stammhein cezaevinin tecrit hücresindeki 4.yılında – 9 Mayıs 1976- resmi açıklamaya göre intihar(!) ediyor. İki hafta önce kardeşine[3]eğer intihar ettiğimi söylerlerse bu bir cinayettir” diyen Ulrike’nin ailesi, avukatları tarafından iddia edilen bulgulara göre şaibeli otopsisinde, yediği dayaklardan oluşan morluklardan, kalçasındaki kırıktan, üzerinde bulunan spermden söz edilmiyor. Bağımsız bir araştırma kurumunun yaptığı otopside belirtilen boyun kırığının havlularla kendini asmadan önce gerçekleştiğinden bahsetmiyor resmi otopsi. Asılmaya bağlı çürükler olmadığını yazmıyor… Bir yakını ile 2 haftada bir görüşmesine izin verilen, 4 yılını bembeyaz bir odada, bembeyaz bir ışık altında geçiren; kendisine yemek getiren gardiyanların bile görmezden gelerek delirtmeye çabaladığı Ulrike’nin, RAF üyeleri tarafından dışlandığı için intihar ettiğine inanılsın istiyorlar. Otopsisinden alınan beynini 2002’ye dek araştırarak bir delilik etiketi yapıştırmak istiyorlar. Bu örgüttekiler deliydi densin istiyorlar. Sanki kapitalist sistemden yana olmamak, işçilerin patronun kölesi olmasına karşı çıkmamak, bir devletin bir başka devleti sömürmesine göz yummamak, zenginlerin nasıl niye zengin olduklarını sorgulamamak, dünyadaki gelir dağılımının adaletsizliğini kabul etmemek, emperyalist bir ülkenin dünyada gözüne kestirdiği tüm kaynaklara el koyabilmesini yadırgamamak delilik değilmiş gibi…

Ulrike’nin tecritten ölümüne geçen sürede, hücresinde hayatını anlattığı şekilde kurgulanan [4]Ulrike Oyunu izlemenizi öneriyorum. Semra Aslan’ın çok başarılı performansı ile  üzüntüden öfkeye dönüşen duygularla izledim.  cesedim bir dağ gibi ağır… yüz bin ve yüz bin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.” cümlesi ile biten bu oyun beni tarihin akışını değiştiren trajik bir figür ile tanıştırmış oldu. Üstelik o kadın da başka kadınlar ve adamlara götürdü beni. Bir Sonbaharda Berlin’e gittiğimde mezarını ziyaret edeceğim ve ona eski arkadaşı Horst Mahler’in aşırı sağcı Alman milliyetçi parti sözcüsü olduğunu, eski eşi Klaus Reiner Röhl’ün sosyalist ütopyaları bırakıp Yeni sağ çevrelere katıldığını ve Die Welt am Sonntag’da yazdığını anlatacağım. 1977 Alman sonbaharını ve ikinci kuşak RAF’çıların yaptıklarını da anlatırım belki.


[1] https://istiraki.blogspot.com/2019/06/farah-dibaya-ack-mektup.html

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1z%C4%B1l_Ordu_Fraksiyonu

[3] vienke zitzlaff

[4] https://www.modasahnesi.com/events/ulrike/

Bahar Ş.

#UlrikeMeinhof #68Kuşağı #tiyatro #RAF #Gazetecilik #AnlamaÇabası #ÖnderBabatPolitikTiyatroTopluluğu #SemraAslan #AndreasBaader

Peygamberin Şarkısı – Paul Lynch’in 2023 Booker ödüllü romanı

-Tarih, ne zaman çekip gitmeleri gerektiğini bilememiş insanların sessiz bir kaydıdır. ” diyor Anie.

Oysa Elish,
Tarih, çekip gidememiş insanların sessiz bir kaydıdır, seçim şansı bulamamışların kaydıdır. Gidecek yeriniz olmadığında veya gitmeye imkanınız elvermediğinde gidemezsiniz, çocuklarınıza pasaport alamadığınızda gidemezsiniz, ayaklarınız toprakta kök saldığında ve onları oradan koparmanız mümkün olmadığında gidemezsiniz..” diyor.

(buradan itibaren yazacaklarım spoiler içerir kitabı okumadıysanız şayet uyarmış olayım)

İrlandalı yazar Paul Lynch‘in kalbinizi mengene ile sıkıştırdığı romanı Peygamber’in Şarkısı romanı, esasen yazar tarafından distopik bir gelecek olarak kurgulanmış. Kitabı bizim gibi coğrafyalardan okuyanlar içinse distopik olmadığı gibi bir çok olayda gerçeğin ta kendisi. ben bir romanı okurken veya bir filmi izlerken işlerin kötüye gittiği, sarpa sardığı bölümleri hemen bitirip geçmek isterim. bir an önce iyi bir şeyler olsun isterim. ne yazık ki tıpkı yaşamda olduğu gibi bu romanda da işler hiç iyiye gitmedi. her defasında daha da kötüleşti, kahramanımız sıkıştıkça sıkıştı.
önce sendika başkanı eşini aldılar, sonra oğlunu yaşı tutmadığı halde askere almak istediler, çocuk askere gitmemek için kaçıp direnişçilere katıldı. Eşi ve oğlunun başına neler geldiğini okuyucuya bırakan yazar, Cumartesi Anneleri‘nin 700 hafta bunu sorduğunu sanırım bilmiyordu. oysa biz biliyorduk ne olduğunu, evlatlarından bir kemik bulmayı ümit eden yüzlerce anne gibi. kahramanımız işten çıkarıldı, evi arabası tahrip edildi, işaretlendi tıpkı alevi evlerinin işaretlendiği gibi…Küçük oğlu, daha ortaokul çağındaydı, eylemlerdeki müdahalede yaralandı, yaralı haliyle kaçırıldı hastaneden ve yüzlerce ceset torbasından birinin içinde buldu annesi onu. Berkin Elvan‘ı, Ali İsmail’i bilmiyordu belliki yazar, oysa biz biliyorduk. kahramanımız faili bilmiyordu, bu yanlış bir yerden dönecek sandı hep. hukuka inanmayı, güvenmeyi son ana kadar bırakmadı. bu olanlar “yanlış”tı ve bir noktada bu yanlıştan dönülecekti. onun bir “yanlış” olarak tanımladığı şey, değiştiğini anlamadığı yeni sistemin “doğru”suydu oysa. düzelmeyecekti. Bir konteyner içinde kaçak yollarla deniz kıyısına ulaşmaya çalıştığı yolculukta, siyah botlara can yeleksiz binecekken anladı durumu. şanslı olduğu tek konu Kanada’dan onu getirmek için çabalayan bir kardeşinin olmasıydı ki orada da yazar Kanada’ya ulaşıp ulaşamadığı hususunu okuyucuya bırakmak gibi bir hata yapmıştı. Çünkü bizim gibi sahile çocuk cesetleri vuran bir coğrafyada yaşamıyordu o. biz ve çevremizdeki coğrafyalarının sınandığı şeyleri bilmiyordu belliki.

velhasıl kelam son zamanlarda okuduğum en ağır kitaptı. üstelik dili ağır ve ağdalı olduğu için değil, bilakis yazarın anlatımının muhteşem bir sadeliği ve o sadelikten doğan bir etkileyiciliği var. mesele yazarda değil, olanların bu coğrafya için distopik olmaktan öte yaşanmış olaylara temas etmesi ile ilgili. okurken olduğu gibi yazarken de içim sıkıldı.

Dante‘nin dediği gibi :


“Çevrene iyi bak, söylense inanmayacağın şeyler göreceksin.”

Bahar Ş.

Epstein Dosyaları ve Çocuk Hakları: Korkunç Gerçekler

Son günlerde dünya gündemini meşgul eden Epstein dosyaları insanın kanını donduruyor. Netflix’te Korkunç Zengin belgeselini izlediğimde de aynı şeyi hissetmiştim ama son paylaşılan belgeler bir kez daha hayrete düşürdü beni.
Şeriatla yönetilen coğrafyalara yakınlığımızdan mıdır, bizde de şeriat yanlısı azınlık bir grubun varlığından mıdır bilmem, ülkemizde ve yakın coğrafyalarda çocuk yaşta evliliği normalleştirmesine maruz kalıyor, ve buna ses yükseltiyorduk. bir çocuğun rızası olmasının mümkün olmadığını haykırırken biz, bir kereden bir şey olmaz diyen “aile” bakanı gördük maalesef. Bütün bu sapkınlıkların, cehaletten, yobazlıktan kaynaklandığını sanıyorduk. “gelişmiş” ülkelerde böyle şeyler olmayacağını, olsa bile hukuk sistemlerinin bunu suç olarak tanımladığını ve ne olursa olsun cezalandırılacaklarını sanıyorduk. Dünyayı yöneten adamların, oscarlı aktörlerin, en zengin listesindeki iş insanlarının böyle bir pisliğin parçası olabileceğini, birleşip sapkın bir aile olacaklarını düşünemdik, çocuk kaçırma, tecavüz, insan eti yemek gibi ilkel dürtülerin çağlar öncesine ait olduğunu, günümüzde belki Afrika’da bir kabilede kaldıysa kalmıştır diyorduk.
bu iğrenç kapitalist sistem, korkunç zenginlerini yarattı, o korkunç zenginler korkunç güçler elde etti ve yüzlerce çocuğa korkunç şeyler yaşattı. Peki ne için? genç kalmak içinse hepsi iğrenç yaşlandılar. zevk içinse, bir çocuğun canını yakan, korkutan, ağlatan bir şeyin zevkli olmayacağını nasıl öğrenemediniz? size bunu öğretmesi gereken anneleriniz-babalarınız, sizi hiç mi sevmedi? hayatınıza giren kadınlar hiç mi sarılmadı size? , bir kadınla flört etmenin, sinemaya gitmenin, ilk kez öpüşmenin zevkini hiç mi yaşamadınız da böylesi korkunç şeyler size zevkli geldi?
bir çocuğa asla yaşamaması gereken şeyler yaşatan herkesin, iğrenç ve rezil sonunu göstersin Rabbim bize.

Rabbim, insanı şaşırtacak bir zenginlik kimseye nasip etmesin.
Milattan Sonra 2026 yılında oldu bunlar, tarihe de not düşelim.

Bahar Ş.

Beyaz Örtülü Meyane Masaları

1.

16.05.2013 KOÇO-Moda/İstanbul

-Sen hiçbir şey yapmadın, Allah aşkına ne yaptın?
-Göze aldım.

2.

KOÇO

-Seni bazen rüyamda görüyorum. o kadar gerçek rüyalar ki…Sonunu getiremiyorum rüyanın, hemen uyanıyorum. Gözlerimin içini yıkıyorum.

-Hiç olmazsa rüyanın sonunu getir.

3.

ORTAK AYDOĞAN’IN MEYHANE Kadıköy 18.11.2012

AYDOĞAN’A RAHMETLE…

-Bir adamın sarhoşken söyledikleri mi gerçektir ;ayıkken söyledikleri mi?

-Gerçek olan bir adamın sarhoşken söylediklerini ayıkken söylemeye cesaret edemediğidir.
Gerçek olan adamın korkusudur.

4.

EHLİKEYİF MEYHANESİ – KADIKÖY

11.08.2012


– Aşkın geldiğini anlarsın. Aniden gelen yağmur gibidir. hava kararır, bir esinti gelir peşinden. Kokusunu duyarsın. Bilirsin çok az zamanın kaldığını, az sonra indirecektir şakır şakır. işte o an kararını verirsin. Ya bir yağmurluk bulacaksın, ya da bir saçakaltı.

-Yanılıyorsun. Durup ıslanmaktır aşk. yağmurluklar, saçakaltları sudan korkanlar içindir.
Sudan korkan rakının yanında içtiği suda boğulsun.

5.

EHLİKEYİF KADIKÖY

-Sevgilin var mı?
-Yok.
-Peki ya o?
– o sevgilim değil, Sevdiğim.

WordPress.com tarafından desteklenmektedir.

Yukarı ↑