Sorgulayan Bakışlar, Susturulan Manşetler: Ulrike Meinhof’un kütüphane rafları arasında başlayan, tecrit hücresinde son bulan hikayesinin anatomisi.
Başlangıçta sol gruplarca pasifist bulunan ve bu nedenle dışlanan bir kızdı Ulrike Marie Meinhof. 7 Ekim 1934 Almanya-Oldenburg doğumlu Ulrike’nin, 68 kuşağının en önemli isimlerinden birine dönüşme süreci, gazetecilikten militanlığa geçişi ve bir terörist olarak intiharı (!) nı bildiğinizi düşünüyorum. Bilmiyorsanız da geçen 50 sene boyunca bazı şeylerin hiç değişmediğini, bu hikayelerin hemen hemen her coğrafyada başka isimler üzerinden deneyimlediğinizi, okuduğunuzu biliyorum. Bu yazı bir şiddet övme yazısı değil; bir insanın şiddete bakış açısının zaman içerisinde ne denli radikalleştiğinin Ulrike ve başına gelenler üzerinden anlama çabası sonucunda ortaya çıkmıştır.
Ulrike’nin polis şiddeti ile tanışması Benno Ohnesorg’un 2 Haziran öğrenci protestoları sırasında başından vurularak ölmesi ile başlıyor. İran Şahı Rıza Pehlevi ve eşi Farah Diba’nın Almanya ziyareti bir grup öğrenci tarafından protesto ediliyor. Protesto, ben buna karşıyım bunu doğru bulmuyorum demektir. Hatta Ulrike’nin tabiri ile “Protesto, “bu beni mutlu etmiyor dediğim” zamandır.” Bu protestolar sırasında Şah’ın beraberinde getirdiği SAVAK ajanlarının öğrencileri dövmesine Alman polisi engel olmuyor. Engel olmadığı gibi, dar sokaklara kaçan hazırlıksız öğrencilere tazyikli su ve coplarla müdahale ediyor. Bu sırada Benno, daha sonra Stasi casusu olduğu ortaya çıkan polis Karl-Heinz Kurras tarafından başından vurularak öldürülüyor. İlk çocuklarına hamile olan eşi, bir daha Benno’yu göremiyor. Çocuğu babasını hiç tanıyamıyor. Peki neden? Benno ne için öldürülüyor? Gencecik bir öğrencinin, dünyanın bir başka coğrafyasında açlık, hastalık ve yoksullukla mücadele eden hiç tanımadığı yüzbinlerce insan için ses çıkardığından mı öldürülüyor? Şah ve eşinin sahte ve şımarık açıklamalarının doğru olmadığını bildiği için mi öldürülüyor? Kendi çocuğunu kucağına almadan ölmesinin nedeni İran’da o dönem her iki çocuktan birinin hastalık ve yoksulluktan ölmesini kendine dert etmesi mi? Siz, Benno’nun ölümünün sebeplerini düşünürken, ben Ulrike ile devam edeyim. Çünkü Ulrike, bunu cesaretle yazabilen bir gazeteci. Konkret Haziran 1967 sayısında Farah Diba’ya açık Mektup yazısı ile, bu soruları muhattabına soruyor. [1]Farah Diba’ya Açık Mektup
Benno’nun ölümü sonrası 1961’de evlendiği Klaus Rainer Röhl‘den, 1968 yılında boşanarak, daha radikal sol gruplara katılıyor. ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı ciddi protestolarda yer alıyor. Bu protestolar elbette Alman merkez medyası tarafından desteklenmiyor. Hatta Springer Medyası, Ulrike’nin yakın arkadaşı olan SDS(Alman Sosyalist Öğrenciler) lideri Rudi Dutschke’yi hedef gösteren, kışkırtıcı haberler yapıyor. Rudi’nin 11 Nisan 1968’de suikaste uğramasından iki ay önce sağcı Bild gazetesi, “ Tüm pis işler polise ve onun su fışkırtıcılarına bırakılamaz “ diye bir manşet atıyor. Rudi’nin bu suikast sonrası toparlanması yıllar alıyor ve esasen bu yaralanmaya bağlı geçirdiği sara nöbetlerinden biri sonucu 1979’da ölüyor.
Andreas Baader’in de aralarında olduğu AVM kundaklaması (maddi hasarlı bir eylem) eylemi sonrası hala militan statüsünde olan Ulrike, Konkret dergisinde RAF’ın[2] eylemlerine yönelik sempatizan yazılar yazarken; 1968’de Rudi’ye olanlar, O’nu teröristliğe terfi ettiriyor. Terör ve şiddetin elbette karşısındayım, bunu güzelleyecek değilim. Terörü her nerede olursa olsun lanetliyorum. Lakin şunu anlayamıyorum. Koskoca Alman devleti ve devlet aygıtları, kundaklama gibi eylemlere geçmeden önce bu gençlerin protestolarını neden engelliyor? Bugün de dünyada birçok ülkede, birçok barışçıl protestoda görebiliriz bu durumu. Bir şeye karşı olan insanlar devletler için neden düşman olarak algılanıyor? Bu insanlara şiddetli ve kötü muamelenin onları radikalleştirdiğini neden görmüyor devletler? Medyanın halkı kışkırtması ve kriminalize etmesine neden müsaade ediyorlar? Ulrike, bu soruları sorup, protesto eylemlerinin ve yazdığı cesur yazıların bir etkisi olmadığına kanaat getiriyor ve 1970’de Andreas Baader’in kaçırılması eylemine karışıyor. Bu eylemde çıkan çatışma nedeniyle bir kişi ölüyor ve Ulrike 8 yıl hapis cezasına mahkum ediliyor. Bu ceza nedeniyle de çok uzun sürmeyecek iki yıllık kaçak hayatı başlıyor. 1972’de yakalanıyor. Stuttgart Stammhein cezaevinin tecrit hücresindeki 4.yılında – 9 Mayıs 1976- resmi açıklamaya göre intihar(!) ediyor. İki hafta önce kardeşine[3] “eğer intihar ettiğimi söylerlerse bu bir cinayettir” diyen Ulrike’nin ailesi, avukatları tarafından iddia edilen bulgulara göre şaibeli otopsisinde, yediği dayaklardan oluşan morluklardan, kalçasındaki kırıktan, üzerinde bulunan spermden söz edilmiyor. Bağımsız bir araştırma kurumunun yaptığı otopside belirtilen boyun kırığının havlularla kendini asmadan önce gerçekleştiğinden bahsetmiyor resmi otopsi. Asılmaya bağlı çürükler olmadığını yazmıyor… Bir yakını ile 2 haftada bir görüşmesine izin verilen, 4 yılını bembeyaz bir odada, bembeyaz bir ışık altında geçiren; kendisine yemek getiren gardiyanların bile görmezden gelerek delirtmeye çabaladığı Ulrike’nin, RAF üyeleri tarafından dışlandığı için intihar ettiğine inanılsın istiyorlar. Otopsisinden alınan beynini 2002’ye dek araştırarak bir delilik etiketi yapıştırmak istiyorlar. Bu örgüttekiler deliydi densin istiyorlar. Sanki kapitalist sistemden yana olmamak, işçilerin patronun kölesi olmasına karşı çıkmamak, bir devletin bir başka devleti sömürmesine göz yummamak, zenginlerin nasıl niye zengin olduklarını sorgulamamak, dünyadaki gelir dağılımının adaletsizliğini kabul etmemek, emperyalist bir ülkenin dünyada gözüne kestirdiği tüm kaynaklara el koyabilmesini yadırgamamak delilik değilmiş gibi…
Ulrike’nin tecritten ölümüne geçen sürede, hücresinde hayatını anlattığı şekilde kurgulanan [4]Ulrike Oyunu izlemenizi öneriyorum. Semra Aslan’ın çok başarılı performansı ile üzüntüden öfkeye dönüşen duygularla izledim. “cesedim bir dağ gibi ağır… yüz bin ve yüz bin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.” cümlesi ile biten bu oyun beni tarihin akışını değiştiren trajik bir figür ile tanıştırmış oldu. Üstelik o kadın da başka kadınlar ve adamlara götürdü beni. Bir Sonbaharda Berlin’e gittiğimde mezarını ziyaret edeceğim ve ona eski arkadaşı Horst Mahler’in aşırı sağcı Alman milliyetçi parti sözcüsü olduğunu, eski eşi Klaus Reiner Röhl’ün sosyalist ütopyaları bırakıp Yeni sağ çevrelere katıldığını ve Die Welt am Sonntag’da yazdığını anlatacağım. 1977 Alman sonbaharını ve ikinci kuşak RAF’çıların yaptıklarını da anlatırım belki.
[1] https://istiraki.blogspot.com/2019/06/farah-dibaya-ack-mektup.html
[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1z%C4%B1l_Ordu_Fraksiyonu
[3] vienke zitzlaff
[4] https://www.modasahnesi.com/events/ulrike/
Bahar Ş.
#UlrikeMeinhof #68Kuşağı #tiyatro #RAF #Gazetecilik #AnlamaÇabası #ÖnderBabatPolitikTiyatroTopluluğu #SemraAslan #AndreasBaader